Tüm gençlerimizin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı tebrik ediyor; ülkemizde ve yurt dışında yaşayan gençlerimizin tamamına selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum.
Millî Mücadele’nin başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını, Peygamber Ocağımızın kahraman mensuplarını saygıyla anıyorum.
Milletimiz için canını feda eden şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimize hayırlı ve sağlıklı ömürler diliyorum.
Hatırlatmak isterim ki bölgemizin ateş çemberinden geçtiği…
Gelişmiş ülkeler dâhil kimsenin önünü göremediği…
Küresel sistemde yeni bir denklemin kurulduğu bir dönemde muhalefet de en az bizim kadar duyarlı hareket etmek, yerli ve millî bir duruş sergilemek durumundadır.
Dünün önünü göremeyen Türkiye’sinden nasıl buralara geldiysek inşallah yarın çok daha iyi yerlere geleceğiz.
Yıllık yalnızca 248 milyon dolar savunma ihracatı yapan ülkesinden bugün 10 milyar doları aşkın ihracat gerçekleştiren Türkiye’sine nasıl ulaştıysak inşallah çok yakında bu alanda dünyanın ilk 10 ülkesi arasına da gireceğiz.
2002’nin 236 milyar dolarlık ekonomisinden günümüzün 1,6 trilyon dolarlık ekonomisine nasıl geldiysek 2 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğe de inşallah uzak olmayan bir tarihte erişeceğiz.
Nasıl 2026’nın Türkiye’si 2002’nin Türkiye’sine göre daha gelişmiş, daha büyümüş ve kalkınmış durumdaysa yarının Türkiye’si de bugünün Türkiye’sinden daha güçlü, daha ileri, daha müreffeh ve muktedir olacaktır.
Bilhassa yarım asırdır ülkemizin ayağına bağ olan terör prangasından kurtulmamızla birlikte Türkiye’nin önünde yepyeni bir yol açılacak; terörle mücadeleye ayrılan kaynaklar artık eğitime, sağlığa, üretime, ulaştırmaya harcanacak; Türkiye’nin kalkınma yolculuğu daha da hızlanacaktır.
Muhalefet, bölgemizi uçurumun kıyısına getiren İran savaşı ve sonrası dönemde yapıcı eleştirilerde bulunmak, Türkiye’yi önceleyen bir üslup benimsemek yerine maalesef süreci siyasi çıkarları için istismar aracına dönüştürmeyi tercih etmiş, kriz fırsatçılığına tevessül etmiştir.
Böyle bir dönemde dahi “iktidar yıpransın da gerekirse Türkiye kaybetsin” mantığıyla hareket etmekten kendilerini kurtaramadılar.
Üzülerek görüyoruz ki bu tavırlarını sürdürmekte ısrar ediyorlar.
“Doğruya doğru, yanlışa yanlış” diyerek siyaset kurumunun çözüm üretme kapasitesini güçlendirmek yerine hükûmetin “ak” dediğine “kara”, “doğru” dediğine “yanlış” demekten öteye maalesef geçemiyorlar.